Hiç bir zaman düzenli bir işim olmadı. Kenara köşeye para atanlardan da değilim. 90’lı yıllar benim için sık aralıklarla beş parasız kaldığım, sabahı nerde edeceğimin, gecenin sonundan önce belli olmadığı zamanlardı. Her zaman sırt çantama sığacak kadar eşyayla – göz kalemi, walkman, The Cure’ın -Disintegation- kaseti, on senedir bi türlü bitiremediğim Sana gül bahçesi vaadetmedim ve bir kaç paçavra- dolaştığım bir dönem vardı. Bir kankanın ya da sevgilinin evinde nekadarsürerbellideğil kalmalar dönemiydi.

Aileden düzenli para geldiği zamanlarda okuldan-ortamdan çeşitli elemanlarla çeşitli defalar eve de çıkmıştım ama  uyumlu bir ev arkadaşı olamadığımdan, hemen hepsi kısa sürede evden kovulmamla neticelendi. Sadece bir keresinde bana bir sene tahammül edebilecek bi ev arkadaşı bulmuştum, onu da okula hiç gitmediğini öğrenen ailesi Manisa’ya geri götürdü. Daha sonra annemlerle aram iyice bozulduğundan düzenli para göndermeyi kestiler. 15 milyona karşı 1 başıma, kitapları eski bir evde, kasetleri bir başkasında, kotları kimbilir kimin götünde, -bir walkman bir kaset- hesabı, şehir evliyası gibi dolaşıyordum. Ortamlarda evinde kalmadığım insan sayısı azalmaya, beni eve attıklarında istediklerini almadıklarını düşünen salak sayısı artmaya başlamıştı. Bir çözüm bulmalıydım.

devamını oku.

Aşırılığın yolu bilgeliğin sarayına çıkar:

Aklı başındalık ya da sağduyu, sanıldığının aksine, insanı bir yere vardırmaz. Hayallerini gerçekleştirmekten uzağa, sıradan hayatlar sokağına çıkarsın. İnsanlık tarihi aşırılıklar tarihidir. Başucunda bi taşı bile olmayan mezarlarda koyun koyuna yatan sağduyulu milyonların sayısı bile belli değilken, firavunların ve piramitlerin (en büyüklerinin şüphesiz) isimleri ezberden sayılır. 20 bin insanı gece gündüz çalıştırıp -20 yılda- bir mezar yapmak akıl karı görünmese de, böylesi bir sağduyusuzluk örneğinin meyvesi olan büyük piramit, arzularının peşinden gidenin ölümsüzlüğe ulaşacağının kanıtı olarak 5000 yıldır ayaktadır. Büyük aşklarda da en son aranacak şey akıl ve mantıktır. Ferhat da dağları delmeye giriştiğinde bunun akla yatkın bi iş olmadığının farkındaydı bana göre. Ya da konuyu eşine dostuna açtığında mutlaka birileri “Abi saçmalama ya, bi kız için dağları delmeye değmez. Gel sana bizim Yaban’ların Hatçeyi alalım, ilik gibi kız şerefsizim, süt, süt!!” demiştir mutlaka. Sağduyu ya da arzular arasında seçim yapmak durumunda kaldığım pek çok zaman tercihimi hep arzularımdan yana kullandım.

devamını oku.

Evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Ağlamamak için düşlerimi dudaklarıma kanatacak kadar geçirmişim. Sinir içinde yokuşu tırmanmaya başladım. Akaretler’den Maçka’ya çıkan yokuş, o zaman da arnavut kaldırımıydı, şimdi de arnavut kaldırımı, gelecekte de arnavut kaldırımı olacak.

Yağmur yağıyordu, üstümdekiler soğuk havayı iç organlarıma buyur edercesine inceydi. Yokuşu tırmanırken bir yandan sigara içtiğimden kısa sürede nefessiz kaldım. Ne demeye yokuş yukarı yürüyorum ki, sal yokuş aşağı, tüttür sigaranı, kafamızkim. “Mınakoduumun taksileri, iki damla yağmur yağdığında bi tanesi boş geçmez” “Öyle deme abla kalbimi kırarsın!” “?!” Geçen taksileri durdurmak için hafifçe yolun ortasına doğru yürümüştüm, artık gözlerimin karardığından mı neden bilmiyorum arkamda park etmiş, müşteri bekleyen taksiyi görmemiştim. “Sen üzerine alınma, ben dolu geçen ipnelere söyleniyorum, boş musun?” “Etti iki, doluyum abla müşteri yukarı, dairesinden bi şey almaya gitti onu bekliyorum” “E, ne ki bu şimdi?” “Sinirlenme abla, atla bırakıyim gideceğin yere kadar” “Peki, müşteri” “Koymuşum g.tüne! Atla çabuk, inmeden pezevenk!”

devamını oku.

Merhabalar, uzun soluklu bi hikayenin ardından (hikayemiz devam edecek), biraz değişiklik olsun ve tarzımız sadece hikayeyle kalmasın diye düşündüm.

Bu nedenle şimdiki yazımızda sizinle bir kaç işe yarayan web sitesi paylaşacağım..

devamını oku.

Dışardan bakıldığında terk edilmiş gibi duran binadan içeri nefes nefese girdim. Önünden yüz kere geçtiğiniz halde hiç görmediğiniz aslında yüzyıldır orda duran metruk rumevlerinden biriydi. Giriş zifiri karanlıktı….

Odaya girdiğimde, Kurt Cobain’in canhıraş haykırışları kesilmişti.

Ona ilk defa o sıralar yeni peydahlanan neresirockcafebarsa mekanlardan birinde, mekanın girişindeki aşağıya doğru inen merdivenlerde rastlamıştım. İçerde The Doors-Break on Through şenliğinde, bi grup serdengeçti deliler gibi pogo-vari bi şeyler yapıyor, masaları, bardakları deviriyorlar, çok eğleniyor- görünüyorlardı. O ise dar merdivende oturmuş yanından gelip geçenlerin ona çarpmalarına da pek aldırmadan çantasında bi şeyler arıyordu. Biraz kendi halime benzetmiştim halini.Yanına gittim “Hadi çıkalım burdan” dedim. Bi şey söylemeden benimle geldi.

Henüz gündüz vaktiydi, dışarı çıkınca yüzünden 15-16 yaşlarında olduğunu anladım, zaten bu neresirockcafebarsa mekanlarda, bu saatlerde, benim gibi herdaimlerle 18 yaş altı okuldan-evden kaçan zibidilerden başkası olmazdı. Bu mekanların sahipleri genelde eski pavyoncu, rock müzikten, felsefesinden (!) filan anlamayan, fakat para kokusunu iyi alabilen, biraz da karanlık tiplerdi. Bi şekilde 18 yaşından küçükler giremez kuralı bu gibi yerler için işlemiyordu. Az önce çıktığımız barın ellili yaşlarında karadenizli sahibi ve onun yağlı saçlı, kirli sakal-bıyıklı oğlancı ortağı nerdeyse film karesinden fırlamış iki tipti. Bar arkasına çektikleri -duruma göre- bi kıza ya da bebek yüzlü bi oğlana bira ısmarlar, sarkıntılık ederlerdi. Çocuklar da gerek gidebilecekleri pek fazla yer olmadığından gerekse toyluklarından bunlara pek ses
çıkarmazlardı. Mekan kapanışlarından sonraki meclislerde üçkağıtlıdan bir iki nefes çekmek için bu elemanların dudak kenarına kondurduğu buselere katlanan bi oğlan mutlaka bulunurdu bu ortamlarda.

devamını oku.

Alışık olmadığım kadar erken kalktım, daireme ışık giren tek açıklığından dışarı baktım. Erken saatlerde yağmur yağmıştı, grininher tonundan buluttan bir tablo gibiydi gökyüzü. Kendimi dışarıattım, Kadıköy vapuruna binip “The Catcher in the Rye” bitene kadar karşıya gidip geldim. Gün mükemmel başlamıştı. Öğle saatlerinde Taksim’deydim. 92’nin Şubat ya da Mart ayıydı, Taksim’de gidilecek bir iki alternatif vardı. Cep telefonu bizim için uzak bi icattı, sabit adreslerimiz olmadığından ya da boşvermişlikten, çoğumuzun sabit bi telefonu bile yoktu. Randevular bir kaç gün öncesinden yapılır, araya giren miktarlıca alkolün ve olayın neticesinde genelde birisiyle buluşulacağı fikri akıldan uçardı. Ya da hayatımızın, herşeyin akıldan uçabilmesi için en uygun mevsimiydi. Randevuya ihanetten sabıkalıydım yani, o yüzden o gün saat bilmem kaçta, bilmem nerede buluşmam gereken şair arkadaşımla akşamüstü İstiklal’de karşılaşınca bunun üzerinde fazla durmadan en yakın mekana süzüldük.

devamını oku.

 

Bölüm 1

“Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede olduğumuzu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum” diye başlar, J.D.Salinger’ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı” Her iyi hikayenin etkileyici bir giriş cümlesi olur. O ilk cümleyi okuduğunuzda iyi bir hikayenin içine girmekte olduğunuzu anlarsınız. Yaşarken, bu asla böyle olmaz. İlerde asla unutamayacağınız bir gün sıradan başlar, o gün özel bir şeylerin olacağını düşündürecek kadar fazla-sıradan da değildir üstelik. Hava ne aşırı sıcak, ne de soğuktur, yağmur eğer bi kaç gündür yağıyorsa yağmaya devam eder, ansızın bi sağnak başlamaz, ya da güneş açmaz. Uzun zamandır görmediğin birine, belki rastlarsın belki de rastlamazsın, o ana kadar yaşadıkların daha sonra olacaklar konusunda en ufak bi ipucu vermez.

devamını oku.